0

Medya Seminerleri / 4. Hafta, 1. Seminer

“Demokratikleşme Süreci ve Medya”

EMRE AKÖZ, Sabah Gazetesi / Köşe Yazarı

Kapanış haftasının ilk seminerini veren isim, Sabah Gazetesi Köşe Yazarı Emre Aköz oldu. Tarihimizde basın ve devletin iç içe geçen ilişkisine değinen ve konuya eleştiri getiren Aköz, günümüzde medyada pek çok tabunun yıkıldığından ve daha önce kaleme alınamayacak pek çok konun rahatlıkla yazılabildiğinden bahsetti. “Ne kadar konuşulursa o kadar iyi,” diyen köşe yazarı, insanların konuşmasına ve dertlerini anlatmalarına izin verildiği sürece demokrasinin gelişebileceğine değinerek, toplumun kendini anlaması için basın özgürlüğünün şart olduğunu vurguladı. Konuşmasından kesitler şöyle:

— Terör olaylarının ardından Başbakan, bu hafta medya kuruluşlarının patronları ve yayın yönetmenlerini çağırarak bir toplantı düzenledi ve bu toplantıda gazetecilerden terör olayları hakkında haber yaparken özenli olmalarını rica etti. Yasemin Çongar’ın yazısına bakacak olursak, birileri hemen, “Karayılanla yapılan röportaj yayınlansın mı, yayınlanmasın mı?” demiş bir öğrenci tavrıyla. Bence bu, gazeteciye yakışan bir tavır değildir. Böyle bir soru Başbakan’a sorulmaz.  Bir haberi yayınlayıp yayınlamayacağına gazeteci olarak kendin karar verirsin. Burada haber vermenin ötesinde, kaba tabirle medyanın borazanlık yapma durumunu görüyoruz.

— Sizce biz bu noktaya nasıl geldik? Yayınlayalım mı, yayınlamayalım mı süreci yani… Devletle basının iç içe geçmesi durumu çok eskilere, Bab-ı Ali’ye kadar gidiyor. Böyle bir geçmişe sahibiz biz. Bu öylesine bir geçmiş ki, 1950’de Demokrat Parti başa geçtiğinde kurulan gazetelerle de iş değişmiyor. Onlar da Demokrat Parti militanı oluveriyor.

— Harf devrimi yapıldığında eski harfli matbaaları bulunan pek çok matbaacı zor duruma düşüyor. Bu sebeple devlet de matbaalara devlet kredisi vermeye başlıyor. Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi kredi almayarak, “Elimdeki para yeter,” diyor. Sırf bu sebeple adamı sorguya çekiyorlar. “Sen ne hakla kredi almazsın,” diye. Yani öyle bir sistem var ki, medya organları özerk olmak, bağımsız olmak istemiyorlar. Dolayısıyla basının demokratikleşmesini istemiyorlar. Bunu devlet de istemiyor, basındakiler de istemiyor. Yani o dönemlerde, böyle enteresan bir iç içe geçmişlik var basın ile devlet arasında.

— Şunu anlatmaya çalışıyorum; kitaplarda okuduğumuz bir demokrasi var ya… Aslında Türkiye’de kimse o demokrasiyi istemiyor.

— 1984’de PKK saldırıları başlamış, devam ediyordu. Bir şey söylemek istiyorduk; ama Kürt demek yasaktı. Peki, bu nasıl bir yasaktı? Uygulamalı bir yasaktı. Bu yasalarda belirtilen bir yasak değildi; ama yine de “Kürt” diyemiyorduk. Düşünebiliyor musunuz, gazetecilik yapıyorsunuz ve “Kürt” diyemiyorsunuz… Bir röportaj geliyor, elin mahkum Kürtler’den bahsetmelisin; ama bahsedemiyorsun. Böyle bir ortamdı ve bu ortamı ne basın organları ciddi bir şekilde değiştirmek istiyordu ne de devlet…

— “Kürt” demenin yasak olması durumu bir röportajla birlikte tepetaklak oldu. Mehmet Ali Birand gitti Abdullah Öcalan ile röportaj yaptı. Siyasal yönüyle de değil; magazinsel yönüyle yaptı bu röportajı. Öcalan’ın Galatasaray’ı tutması, kola içmesi, elinde tespih olması yazıldı röportajda. Bu röportajla birlikte o otokontrol yerle bir oldu. Yani basın özgürlüğü, çok da talep edilerek gelmedi. Kürtler isyan etti, bir faydası olmadı ama bir röportaj yapıldı ve o yasak birden kayboldu.

— Avrupa medyasında durum daha farklı. Avrupa’da basın özgürleşmeye çalışıyordu; ama devlet izin vermiyordu (farklı durumlar da var; ama ağırlıklı durum bu). Bizde ise durum böyle değildi. Basının çoğunluğu devlete yamanmaya çalışıyordu. Tabii bunda medya patronlarının da etkisi vardır. Medya patronlarının sermayeleri, devletten ihale alınarak sağlandığı için çalışanlara patronlar tarafından hükümet hakkındaki haberleri dikkatli yapmaları gerektiği emri veriliyor. “Şu Bakanla işim var; dikkatli yapın haberi,” deniliyor. Bu da karşılıklı birbirinden beslenme durumunu doğuruyor.

— Olayı şöyle görmek lazım: Ne kadar konuşulursa o kadar iyi. Bu Aleviler olabilir, türban konusu olabilir… Bırakın insanlar konuşabilsinler, dertlerini dile getirebilsinler. Problemleri olan insanlar karnından değil, bırakın açıkça konuşsunlar, dertlerini söylesinler ki, duyalım, bilelim, öğrenelim. Anlatsınlar, anlatmadıkça konular açıklığa kavuşmuyor. Adam çıksın ve desin ki, “Kardeşim biz ayrılmak ve başka devlet kurmak istiyoruz!” Bir başkası desin, “Ben özerklik istemiyorum.” Bırakın konuşsunlar ve öğrenelim ne istediklerini.

— Haber ve haberin yorumu ne işe yarar? Bunu takipedeninsan topluluklarının, kendilerini ve toplumlarını daha iyi anlamalarını sağlar. Toplumun kendini anlaması için her röportaj yayınlansın. Karayılan röportajı da yayınlansın, Bengi Yıldız konuşması da yayınlansın.

— Röportaj yapıldığında Karayılan, “Saldırıları bırakıyoruz,” demişti; ama meğerse bunları söylerken bile adamlar yeni bir saldırı planlıyormuş. Peki, bu röportajın yapılması neyi gösterdi? “Tamam, bu adamlar cesur adam (çünkü dağa çıkmak belli bir cesaret ister); ama demek ki tüm cesaretin yanında, biraz da yalancılar galiba,” gerçeğini görmemizi sağladı. Bengi Yıldız’ın özerklik talep edip ardından özerkliğin getirecekleri sorulduğunda öylece kaldığı konuşmasına şahit olduğumuzda ne diyoruz? “Bu adam milletvekili olmuş, tamam; ama pek kültürlü bir adam da değil galiba,” diyoruz. İşte tüm bunları görmek için, o röportajların yayınlanmasını sağlayan demokratik ortam ve medya özgürlüğü gerekiyor. Bu röportajların yapılması, gösterilmesi gerekiyor. Aksi halde bunu göremeyiz ve Karayılan, Kürtlere göre dağlarda gezen cesur bir adam, mitolojik bir kahraman olarak kalır. Oysaki basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü kişiler ve kavramlar hakkında mitolojiler üretmemizi engeller.

— Herkesin konuşmasına izin verildiği bir ortamda demokrasi gelişir. Ancak böyle bir ortam geliştiği zaman, birbirimizi anlayıp -kavgalar bitmese de- daha nitelikli kavgalar yapabiliriz.

— 2007 yılında Doğan grubu hükümete karşı büyük atağa başladı. “Malezya mı oluyoruz? Ilımlı İslam mı oluyoruz?” gibi… En beğendiğim CHP’li olan Tarhan Erdem bile, “Türban serbest olursa iki sene içinde tüm açık kızlar da kapanmaya zorlanır,” gibi bir yazı yazdı. Türban serbest olalı kaç sene oldu? Bir sene… Kimseye zorla türban taktırılıyor mu? Hayır. İşte ben ikinci seneyi bekliyorum. İkinci senenin ardından Tarhan Erdem’in gırtlağına yazımla yapışacağım.

— Demokrasi iyidir; ama “ideal demokrasi” diye bir şey yoktur. Herkes kendi özgürlüğünü yaşamak için demokrasiyi ister; bu da bizi geliştirir. Türbanlı arkadaşların haklarını savunması da demokrasi için iyidir. Başka bir kesimin haklarını savunması da…