0

Medya Seminerleri 2011 / 2. Hafta, 1. Seminer

“Medyada Kadın”

NEVVAL SEVİNDİ, Gazeteci – Yazar ve Aktivist

İkinci haftanın ilk seminerini gerçekleştiren isim, gazeteci- yazar ve aktivist Nevval Sevindi oldu. Kadın haklarıyla alakalı ciddi çalışmaları bulunan ve aynı zamanda da, doğudaki namus cinayetleriyle alakalı ilk röportajı yapan gazeteci olan Sevindi konuşmasına, güncel gazetelerin kadınlarla ilgili yaptığı haber başlıklarını inceleyerek başladı. Konuşmasında kadına yapılan şiddetin medyadaki pornografik sunumunu eleştiren Sevindi, haberlerde kadının konumlandırılışındaki çifte standart, töre cinayetleri ve toplumsal ahlakla ilişkisi gibi önemli konulara değindi. Nevval Sevindi’nin konuşmasından öne çıkan bölümler şunlardı:

— “Şiddetin pornografisi” son zamanlardaki kadın haberleri için uygun bir tanımlama… Kadına yönelik şiddeti anlatan haberler dahi belli bir pornografik eğilimle veriliyor. Bu tarz bir gazetecilik de, erkeğin şiddeti ve kadına tecavüzü içselleştirmesine neden oluyor.

— Basında ve medyada, kadını değersizleştirme son derece yaygın. Etik kurallara uymayan da bu tutum zaten.

— 28 Mart olaylarında hem maddi hem de manevi şiddete uğradım. Fethullah Gülen ile yaptığım röportaj sebebiyle ise ‘’fahişe’’ ye varan ağır ithamlarla karşılaştım. Şahsıma yapılan hakaretlerin ve uğradığım haksızlığın önlenmesi için Basın Konseyi’ne başvursam da, konsey durumla gerektiği gibi ilgilenmedi ve hakareti gerçekleştirenleri suçsuz ilan ettiğini söyledi. Basın Konseyi gerektiği gibi çalışmıyor.

— Bu zor dönemleri yaşarken, gazeteci bir kadının ne kadar yalnız olduğunu daha da iyi kavradım. Bu olaylar yaşanırken beni eleştirenler hep belden aşağı vurdular.

— 1990’lardan sonra namus cinayetleri öğrenilip medyada yerini bulmaya başladı. Oysaki bu cinayetler 80’lerde de vardı. O dönemlerde kadın cinayetleri hep hasıraltı ediliyordu. Kadınların ölümü sorulduğunda hep, “Kireç kuyusuna düştü’’, ‘‘Traktör geri geri giderken ezildi,’’ şeklinde ifadelerle olayların aslı geçiştirilmeye çalışılıyordu. O dönem yasalarında konuyla ilgili yaptırım olmaması ve bölge halkının bu cinayetleri kültür gibi görüp  örtmesi, namus cinayetlerini daha da arttırıyordu. Tüm bunları ben yerinde, birinci ağızdan dinledim.

— Size eski bir töre cinayetinden örnek vereceğim: 1975- 1995 arası terör olayları sebebiyle sinemalar ihraç edilmişti. Her şehirde yalnızca bir sinema kalmıştı ki bunlar da yalnızca dönemin furyası olan seks filmlerini oynatan sinemalardı. Kadıncağızın biri su içmek için sinemaya girmiş ve bunu gören çevre halkı da kocasına haber vermiş. Kadın sırf seks filmleri oynayan bir mekanda bulunduğu için öldürüldü. Öldüren kocaya, ‘‘Yazık etmedin mi? Hem bir insanın hayatını sona erdirdin, hem de hapishanede çürüyecek olan kendi hayatını… Yazık olmadı mı?’’ sorusunu yönelttiğimde ilginç bir cevapla karşılaştım: ‘‘Namusumuzdan başka hiçbir şeyimiz yok. Onu da kaybedersek ne yaparız?’’

— Kadınların öldürüldüğü töre cinayetlerine karışan erkeklerle konuştuğumda hemen hepsi, ‘‘Biz yapmasak da toplum bizi yapmaya zorluyor; yoksa bizi öldürürler,’’ sözleriyle durumu açıklıyordu. Bu konuşmalardan şu sonuç çıkıyordu; bu cinayetleri yapmak zorunda bırakan şey, toplum kültürünün töre yaptırımı ve feodal yapıydı.  Öldürmedikleri takdirde, onları o bölgede yaşatmıyorlardı.

— Dün yani 7 Ekim 2011 tarihinde Habertürk sürmanşetine istinaden söylemek istediklerim var. Habertürk Gazetesi kocası tarafından öldürülen bir kadının çıplak sırtına saplanan bıçaklı cesedinin korkunç fotoğrafını hiçbir mozaik görüntü olmadan doğrudan manşetine taşımıştır;  fakat öldüren kocanın fotoğrafı bile paylaşılmamıştır. Kısacası, öldüren erkek değil; ölen kadın deşifre edilmiştir. Önemli olan nokta bu! Öldüren erkeği deşifre etmeleri gerekirken, öldürülen kadını deşifre ediyorlar. İşte bu, şiddetin pornografisidir.

— Kadınlarla ilgili haberlere göz attığımız zaman, medyada gizli bir kadın ayrımcılığı olduğu gözlemleniyor. Mesela güncel haberleri incelediğimizde bir trafik kazası haberi manşetinde ‘‘Kadın şoför öldürdü’’ başlığını görebiliyoruz. Oysaki erkeklerin yaptığı kazaları aktaran haberlerde asla, ‘‘Erkek şoför trafik kazası yaptı’’ şeklinde bir başlıkla karşılaşmıyoruz. Trafik kazalarının %97’si erkek şoförler tarafından yapılmasına rağmen, yalnızca %2’si kadın şoförler tarafından meydana geliyor (%1 de kimliği belirsiz) ve buna rağmen bir kadın kaza yaptığında, “Kadın şoför öldürdü” gibi başlık atılıyor. Bu ayrımcılıktır!

— Tecavüz ve cinayet haberleri verilirken dahi, saldırıya maruz kalmış kadının üstüne giydiği kıyafet, kadının olay sırasında sarhoş olması veya gece geç bir  saatte sokakta yalnız yürümesi gibi noktalar üzerinde  duruluyor. Erkeklerin işlediği suç hafifletilmeye çalışılarak, mağdura ‘uygunsuz kadın’ imajı veriliyor. ‘‘Mini etek giydi, bıçaklandı’’, ‘‘Gece saat 2’de Göztepe’de yürürken tecavüze uğradı’’  gibi başlıklarla çok sık karşılaşıyoruz. Bu başlıkların altında yatan mesaj, şiddetin nedenini kadına bağlamaktan başka bir şey değil… ‘‘Kadınlar tek başına bir varlık değildir. Kendilerine ait bir kimlikleri yoktur,’’ diyen bir düşüncenin yerleştirilmeye çalışılmasının ürünüdür bu tip başlıklar.

— Medyada kadınlar ne yazık ki hala üst düzey pozisyonlarda yer bulamıyorlar. Bu yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada böyle… Günümüzde gazeteci kadınların sayısı artmakla birlikte, gazetecilik yapan kadınlar hala sektörün yalnızca %10’luk bir grubunu oluşturuyor. Amerika gibi bir medya devinde dahi, gazetelerin ve medyanın genelinin %90’ını erkekler oluşturuyor.

— Medya taraması yaptığımız zaman kadın programlarını aşağılayıp küçük gören pek çok metinle ve pek çok yazıyla karşılaşabiliyoruz; fakat erkeklerin mahalle kavgasına dönen tartışmalarını gösteren sözüm ona tartışma programlarına hiçbir eleştiri getirilmiyor.

— Kadınlar iş hayatında erkeklerle aynı şartlarda yarışmaya itiliyor, fakat erkekler gibi işten geç çıktıkları zaman saldırıya uğrasalar bile haberlerde, ‘‘Gece sokakta dolaşan uygunsuz kadın’’ olarak yer alıyorlar. Erkekler kadınlara, işlerine geldiği gibi bir eşitlik kavramını uygun görüyorlar.

— İhanet haberlerinde de ihaneti gerçekleştiren kadın ve erkeğin fazlasıyla farklı sunulduğunu görüyoruz. İki erkeği aynı anda idareedenbir kadın hakkındaki haber, ‘‘Fettan Kadın İki Erkeği Yaktı’’ şeklinde veriliyor; fakat aynı anda iki kadınla nişanlanan bir astsubayla ilgili haber, ‘‘Fettan Astsubay İki Kadını Yaktı’’ başlığıyla aktarılmıyor; aksine erkeğin çapkınlığını yüreklendirecek şekilde, ‘‘Vay Çapkın Vay’’ şeklinde veriliyor.

— Tecavüz olayları pornografik şiddet şeklinde sunuluyor. Aslında tecavüz mağdurunun izni olmadan fotoğrafının kullanılmaması gerekir.

— Medya başkalarına öldürmemesini fetva verirken, kendisi katil oluyor. Yani katillik kötüdür derken, haberi verişiyle kendi katil oluyor. Oysaki Mevlana’nın da dediği gibi, medyanın da ya olduğu gibi gözüküp ya da göründüğü gibi olması gerekir.

— Ana haber bültenlerinde haberleri anlatan dış ses de fark ettiyseniz genelde hep erkek sesidir. Bu durum, haberin değerlendirici mecrasının erkek olduğu düşüncesinin beynimize işlenmesine neden oluyor.

— Medyadaki kadın algısı hep şablonlar üzerinden veriliyor. Fettan kadın, savunmaya muhtaç kadın gibi şablonlar yaratılıyor. Oysaki, cinsiyetlere göre kalıplar yaratmak manasızdır;  çünkü fıtratlar cinsi değildir.

— Aslında Türk kültüründe kadın ve erkek tarihler boyunca eşit olarak görülmüştür. Bunun en büyük kanıtlarından biri de tarihimizin en eski kaynaklarından biri olan Dede Korkut Destanı’dır. Dede Korkut metinlerine bakarsanız, kadınlar erkeklerle aynı eğitime tabi tutulurlar; silah kullanır, ata biner ve güreş tutarlar. Avrupa’da ise eski dönemlerde kadınların değeri sıfırdı. O yüzden feminizm Avrupa’da doğdu.

— Kadınların ikinci sınıf birey görülmesinde, çocukken okutturulan çocuk kitapları da rol oynuyor. 1923’den 1950’ye ve 1950’den günümüze kadar olan okuma kitaplarını araştıran bir incelemeden örnekler verecek olursam… 1923’lerdeki okuma kitaplarında, kadınların mesleklerinden ve ailedeki karar alma mekanizmasındaki aktif rolünden bahsedilirken; 1950 sonrası okuma kitaplarında, kadının mesleğinden hiç bahsedilmeyip, karar verme mecrasının da hep erkeğe yönlendirildiğini görüyoruz.  Çocukken okutturulan okuma kitapları da aslında kadını ikinci sınıf birey olarak konumlandıran düşünceyi içselleştirmemizi sağlıyor.