0

“Artık hepimiz yayıncıyız!”

ASLI TELLİ AYDEMİR, İSTANBUL ŞEHİR ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Yeni medyayla siyaset biliminin kesiştiği noktadayım diyebilirim. Dijital medya ve transmedyanın sosyal hareketlere olan etkisi ilgi alanımı oluşturuyor. Yeni medyayı araştırma yöntemleri üzerine düşünüyorum. İşin teorik perspektifi ve yöntem kısmı ilgimi çekiyor; teoriyi pratiğe nasıl dökeriz bunun üzerine çalışıyorum. Dijital medya okur-yazarlığı, uzaktan öğrenmeye yönelik etkileşimli medya gibi alanlar da çalıştığım yeni konular arasında.

Neden hepimiz yayıncıyız?

Neden değişen medyada hepimiz yayıncıyız ve acaba gerçekten öyle miyiz, bunun üzerine düşünelim istiyorum. Bu dersten sonra bu konudaki fikrimiz değişecek mi; eğer yayıncılıkla ilgili halihazırda var olan fikirlerimiz varsa bunları dijital platforma aktarma konusunda istekli olacak mıyız, bunları hep birlikte göreceğiz.

Yeni medyayla birlikte gazeteciliğin yeniden dönüştüğünü derslerimiz boyunca defalarca söyledik. Yazılı basının küçülmesi dijital yayının önünü açmış oldu.

Wikileaks olgusunun bu noktada önemli olduğunu düşünüyorum. İfşa kültürünün ve araştırmacı-soruşturmacı gazeteciliğin ortaya çıkmasında rolü çok büyük.

Özellikle 3-4 sene öncesinden itibaren mobil cihazlara bağımlılığımızın artması da etkili oldu.

Yeni medya okur-yazarlığı: Herkes okur ama yazar değil

Yeni medya okur-yazarlığında çok sağlam bir iddia var; o da, herkesin okur olduğu ama yazar olmadığı bir mecra olması. Küratörlük -yani bir yazı veya paylaşımın üzerine yorum yaparak paylaşma- yazarlık olarak tanımlanmıyor.

Otantik yazıların otantik arayüzlerle sunulması bu yüzden daha büyük bir önem kazanıyor.

Sosyal medyayı doğru kullanmak

Her ne kadar nefret söylemi konusunda oldukça yakınılsa da ben hala sosyal medyada birçok insanın fikirlerini tam olarak özgürce söyleyebildiklerini düşünmüyorum. Seyirci olmaktan hoşlanıyoruz aslında. Bundan kurtulmamız ve ne düşünüyorsak paylaşabilme bilincine varabilmemiz lazım.

Tabletleri nitelikli kullanabiliyor muyuz acaba? Çevremizdeki aktif kullanıcılardan bu konuda yardım almaya çalışmalıyız bence.

Çok hızlı paylaşıyoruz, özellikle Gezi olaylarındaki riskleri gördük. Bunun yeni yurttaşlık riskleri bağlamında düşünülmesi gerekiyor. Retweet ederken de içeriği sorgulamayı alışkanlık edinmeliyiz.

Bağlamlı gazetecilik ve bazı öneriler

Bağlamlı gazetecilik önem kazanmalı. Belli konuları konuşarak anlatmak kolaysa da, örneğin toplumsal hareketleri hipermedya kullanarak işlemeliyiz. Bazen sadece audio file koymak da işinize yarayabilir. Hızlı olmalıyız. Toplumsal hareketler bağlamında, kitle olarak gördüğünüz grubun profiline uygun içerikler önemli.

Güncellemeye açık içerikler üretebilmek gerekiyor. Okuyucular da kendilerini uygulamanın bir parçası görmeliler.

Açlık, işsizlik gibi önemli sorunlarla ilgili 3-5 dakikalık görsel hikâyeler oluşturabilirsiniz; okuyucunun hep hatırladığı ve paylaşmak istediği bir içerik üretebilirsiniz.

Yaşamamak, yapmak; oluruna bırakalım dememek; ne yaptığınızın farkında olarak ilerlemek gerekiyor.

Özgür yazılım, özgür içerik

Özgür yazılım, özgür içerik yanlış anlaşılan bir şey; bedava içerik üretmek olarak anlaşılıyor. Halbuki bedava olması da yetmiyor. Kitapların özgürce paylaşılabilmesi ve özgür tartışma platformlarının oluşması lazım. Academia.edu var meselâ, akademisyenlerin yazılarını özgürce paylaşabildikleri bir ortam.

Daha önceki konuşmacılar benim işimi kolaylaştırmış oldu. Örneğin, Yalçın Arı “deneyim ve keşif” olarak tanımladı yeni medyayı. Dolayısıyla amatör ruhu devam ediyor aslında. Yeni medya deneyimi bizim yaşam alanımıza eklenen yeni bir alan oluşturdu. Bu alan eklemlenirken yaşanan kimyasal uyum veya uyumsuzluk yeni medyayı belirliyor. Çok işlevsellik önem kazanıyor. Bu özellikle mobil cihazlarda kendini gösterdi. Örneğin YouTube Capture içerik oluşturmada önemli bir uygulama.

Dijital yayıncılıkta kullanılabilecek arayüzler

Instagram, Pinterest gibi programları hepiniz biliyorsunuz, onlara değinmeyeceğim. Scoop.it çok bilinmiyor ama özellikle gözden kaçan içerikleri bulup paylaşmanızı ve kendi izleyici kitlenizi yaratmanızı sağlıyor.

Evernote çok kullanışlı. Beyin fırtınasını sağlayan daha pek çok güzel program var. Conceptboard özellikle grafikerler için çok kullanışlı; bir tasarım fikriniz olduğunda ve diğer tasarımcılarla paylaşmak istediğinizde çok işe yarıyor. Firepad ve Sync-in de aynı şekilde ortak içerik oluşturmada işe yarayan programlar. Google Docs’tan kurtulmak istiyorsanız Firepad ideal.

Scoop-it akademik ama gazetecilere yönelik makaleler de paylaşılıyor; işlevlerini ihtiyaçlarınıza göre uyarlayabiliyorsunuz; evrensel anlamda ne kadar okunduğunu ve kaç kişiye ulaştığını kontrol edebiliyorsunuz. Newsletter olarak paketlenip sizi takip eden kişilere kısa kısa başlıklarla gazete küpürü gibi ulaştırılabiliyor. Bu ürünü kullanmak istediğinizde size bazı opsiyonlar sunuyor. Sharing opsiyonundan hangi sosyal medya aracıyla paylaşmak istediğinizi seçebiliyorsunuz. Bunu ne zaman paylaşacağınızı da ayarlayabiliyorsunuz. Facebook, Twitter, Linkedin, Tumblr vb. sosyal medya araçlarında paylaşabiliyorsunuz.

Issuu’ya bakarsak; kendi yayınınız üzerinden yapılan her türlü tartışmayı veya paylaşımları görebiliyorsunuz. Çok fazla seçilen konuları da size gösteriyor. Dil opsiyonları var. Dergi koleksiyonu oluşturma platformu olarak da nitelendirilebilir.

Evernote’a biraz daha detaylı bakalım: Aldığınız notu insanlarla paylaşıp onların yorumlarını alabiliyorsunuz. Bir link paylaşıp onunla ilgili açıklamalar ekleyebiliyorsunuz. Şu anda geçen seneki Medya Okulu notlarımı görüyorsunuz [ekranda]; bu notlara yapılan yorumlarla bu bir dergi makalesine dönüştü meselâ. Dolayısıyla ürünün kendisi bir yayın hâline gelebiliyor. Ortak etkileşimli not tutma platformu diyebiliriz. Tuttuğunuz notları birbiri arasında konuşturabilirsiniz; örneğin benim bu nota yazdığım etiketlerden biri “çarpışan gerçeklik” etiketiydi; Dijital Habercilik Zirvesi için yazdığım etiketlerle uyuşuyorsa arayüz beni uyarıyor. Yine sosyal medyada paylaşabiliyorsunuz.

Mashable benim çok tavsiye ettiğim platformlardan bir tanesi. Lulu’yu da kullanıyorum ve yayıncılık açısından özellikle son dönemde temize çıktıklarını düşünüyorum. Lulu’da her önerinin ardında onu neyin özel kıldığına dair bir uyarı var. Mesela bu FTP sitesi diyor; dolayısıyla (Free Transfer Protokolüyle çalışan ve özgür bir websitesi olduğu için) 300 MB’tan daha büyük bir dosyayı rahatça yükleyebiliyorsunuz. Web Mashable’da kendi template veya layoutlarınızı bir şekilde kullanamıyorsunuz diyor -bu diğer platformlarda mümkün demek ki- ve ücretlere de online ulaşabiliyorsunuz. Genelde ücretleri çok fazla olmuyor. Ben 3-4 sene önce bir şiir kitabı basmıştım; 100-150 Dolar civarı bir ücretle kitabınızı yayınlayabiliyorsunuz. Amazon ve Barnes & Noble’la da ortak çalışıyor. Kitabın fiyatlandırmasını siz de yapabiliyorsunuz, oranın editörüne de bırakabiliyorsunuz. Editör size belli bir aralık veriyor, o aralık içerisinden fiyatlandırma yaparsanız satış şansınız daha fazla artar diye öneri veriyor.

Blurb görsellik ve özellikle fotoğraf ağırlıklı çalışıyorsanız tavsiye edilen yayın platformlarından bir tanesi. Template veya layout imkânı sunmuyor ama kendi tasarımınızı koyabiliyorsunuz. Daha pahalı diyebiliriz. İnce bir kitap oluşturacaksanız o zaman Lulu sizin için daha uygun olabilir.

CreateSpace daha çok müzisyenlere, film yapımcılarına yönelik bir platform. Hard cover yapamıyorsunuz; “Pro” plan alırsanız çok sayıda kopya almak mümkün ve sürekli kullanıcı olacaksanız tavsiye edilen bir arayüz.

CafePress ve WEbook da var. WEbook özellikle son dönemde çok kullanılan bir arayüz. Özellikle Barack Obama kampanyasını desteklemesinden sonra çok popüler oldu. PDF’ten Word Processor’dan dosya aktarımını en kolay yapabildiğimiz platform diyebiliriz.

Xlibris biraz daha akademik yayınların yer bulduğu bir platform. Fiyatlandırmaların 299 Dolardan başlaması biraz daha kaliteli yayıncılık yaptıklarını gösteriyor.

Bu platformların hepsinin ortak özelliği sipariş üzerine baskı yapmaları. Seçmeyi düşünürken en önem vermeniz gereken hangisinin en hızlı olduğudur. Çok fazla sipariş alan popüler bir konuda yapacaksanız hızlı çalışan bir platform seçmek gerekiyor. Özellikle Lulu ve WEbook’un hızlı ve iyi çalıştıklarını biliyorum.

ThinkFree biraz da fikir geliştirirken kullanabileceğiniz bir araç.

Pico Write özellikle kapak tasarımı için işe yarıyor.

Microsoft Office’i hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Bloggerlar WordPress’i hepimiz biliyoruz, başarılı bir arayüz.

Squarespace çok tavsiye edilen bir arayüz değil. Typepad daha basit ve gazetecilere yönelik bir arayüz. Bunu deneyebilirsiniz, bir yıllık bedava üyeliği var, sonrasında yıllık 150 Dolar ödüyorsunuz.

Blogger’ı hepiniz biliyorsunuz, ilk çıkan arayüzlerden bir tanesi ve çok daha basit WordPress’e göre; çok vakit ayırmak istemiyorsanız kullanabilirsiniz.

Laconica da Twitter’a benziyor, özellikle Twitter, Facebook gibi platformlardan sıkıldıysanız kullanabileceğiniz bir microblogging arayüzü; tabi şu an çok fazla bilinmiyor.

Writers Network’e girmenizi tavsiye ederim; gerçekten önemli bir platform. Bir de SimpleMind’ı görelim. Beyin fırtınası için biliyorsunuz. Benim daha önce yaptığım bir sunum vardı, Türkçe öğrenen uluslararası öğrencilere yönelik bir sunumdu, ulusaşırı medya ve iletişim üzerine… Aklıma gelenleri farklı renklerde gruplandırdım ve birbirleriyle olan ilişkileri gösterdim. Aralarında esnek bağlar varsa veya kilit bir noktaysa onu gösterebiliyorsunuz.

Dijital yayıncılığa nereden ve nasıl başlamalı?

Blogunuza günlük tutarak başlayıp daha sonra ilgilendiğiniz bir konuda yazmaya devam edebilirsiniz. Başkalarıyla ortak blog yazma da iyi bir fikir olabilir.

Gazetecilikle bloggerlık arasındaki farklara bakarsak; mesela Emre Uslu diyor ki, benim blogum on linki kaldırıyor ama gazetede tek linkiniz oluyor. Tabi fazla linkle dikkati dağıtmamak da gerekiyor, o da önemli.

Görüntülü yayın kıymetli olduğundan Youtube’u aktif kullanmak gerekiyor. Söyleşilerinizi görüntülü yayınlamak, yüzyüze konuşarak aktarmak için belki bir kanal almak gerekebilir. SosyalKafa iyi bir örnek; ÇapulTV veya VideoOccupier da Gezi sürecinde gördüğümüz muhalif gazetecilik örnekleri… Bu örneklerin yerelde de artmasını diliyoruz.

2000’li yılların başındaki tartışma bloggerlığın gazetecilik sayılıp sayılmayacağı üzerineydi. Bu noktada Bilgi Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Erkan Saka’yı anmamak olmaz, kendisi ilk akredite bloggerdır. Doktora tezini blog üzerinden yazdı. Blogu hayatının haber ajansı olarak görüyor; akademik içerikli de iddiası olan bir ürün çıkarmış durumda. Diyor ki, aslında gazetelerin kontrol mekanizmalarını da oluşturuyor bloggerlar. Etik değerler, güvenirlik, tarafsızlık, geçim derdi olmaması; kendini hakikat avcısı olarak görmesi, dağıtımını istediği çevreye aktarabilmesi bloggerı gazeteciye kıyasla öne çıkaran özellikler. Tabi ülkelere göre bloggerların imajı değişebiliyor. Mesela Çin’de bloggerlık muhaliflik simgesi, Japonya’da keza hiç tolere edilmiyor. Halbuki Güney Kore’de anaakım haber sitelerinden ziyade ilk olarak bloglar okunuyor. Birbirine yakın coğrafyalarda bile durum farklılaşabiliyor.

Ve yine bazı tavsiyeler…

WeTheMedia tavsiye ettiğim bir yayın, Long Tale de Anderson’ın tavsiye ettiğim bir yayını, dijital yayıncılığın önemine değiniyor. Paper.li’yi de tavsiye ediyorum, bulutlar tarafından oluşturulan bir gazete…

Özellikle Windows tabanlı yazılımlarda sesli not tutmanızı sağlayan arayüzler var; el yazısıyla rahat ediyorsanız onu da tanımlatabiliyorsunuz artık. Latex’i de öneririm.

E-yayıncılıkta zamanı iyi kullanmak lâzım, okuyucu profilinizi iyi tanımanız lâzım. Cesur ve şeffaf, eleştirel olmak lâzım.

Fikrim çok, hangi biriyle ilgili yazayım dememelisiniz; önemsiz gördüğünüz bir şey bir gün önem kazanabilir.

Polisiye roman okumanızı öneriyorum, oradaki karakterler yaratıcılıkları zorlayabiliyor. Yazdığınız kısa da olsa paylaşın; yazdıkça paylaşın…

Özellikle anadilinizde yazmıyorsanız mutlaka başkasına da okutun.

Kitle kaynaklı crowdsource gibi araçları kullanmak gerekiyor; Indiegogo, Change.org, Zumbara gibi… Zumbara özellikle Gezi sürecinde çok kullanılan beceri ve birikim değişiminin sağlandığı bir platform. Siz birine bir konuda yardım ediyorsunuz ve başkasından bir konuda yardım alıyorsunuz. OhmyNews da bahşiş yoluyla çalışan reklam almayan bir platform; onu da deneyebilirsiniz.

Kollektif blogu çok öneriyorum, belki böyle başlayabilirsiniz bu işe…

Soru: Japonlar çok okuyan bir millet, ama biz okumuyoruz ve herkes blog açıyor. Okuyan kişi sayısı az olduğu için takipçi sayısı da az olacak. Geleceği var mı sizce blog yazmanın?

Cevap: Kendinize bir konu seçip onun üzerine gitmek, hem ilgi alanınız hem de ilgi çeken konuları seçmek önemli. Gündemi takip ederek bu evrilme hangi yönde olacak onu doğru tahmin etmek önemli. Takipçi sayısı az olsa bile pes etmemek önemli, paylaştıkça takipçi sayınız artacaktır. Belki çok seçkin bir kitle takip ediyordur, sayı az olsa da nitelik fazla olur.

Soru: Gazetecilik ve habercilik arasında nasıl bir ilişki var? Kişi blog tutarak gazetecilik yapıyor olabilir ama habercilik yapmış olmuyor.

Cevap: Üslup farkı var. Habercinin yaptığı işlenmemiş haber oluyor; gazeteci içeriği daha çok zenginleştiriyor, işliyor ve okucuya iletiyor.

Soru: Sanal ortamda interaktif olmak, belirli bir zaman sonra reel hayata bir kaos olarak geri dönmüyor mu ve egoizmi artırmıyor mu? Sosyal medyada kullandığımız üslup reel hayata yansırsa kötü olacaktır, bu konuda ilkokuldan itibaren ciddi bir eğitim verilmesi gerekmiyor mu? Bu konuda neler yapılabilir?

Cevap: Kesinlikle. Hatta kişisel kazanımını sosyal medya üzerinden sağlayan kişilerin süper egosunun olmadığı söyleniyor. Akılla bedenin bir arada olduğunu en başta kabullenmemiz gerekiyor. Yalçın Arı’nın bahsettiği, özellikle sosyal medyadaki mizah veya trollcülük, tekrar uyandığınızda gerçeklik hâline dönüşebilir ve davalık olabilirsiniz. İşinizi yaparken de bu dengeyi kullanmak önemli. Bu konuda ciddi kampanyalar yapılabilir, hatta Google da düzenliyor. Fakat kolay olmayacak; duvarlara çarpa çarpa, yanlış yapa yapa bu durumu aşacağımızı düşünüyorum.